Bugün: Sık Kullanılanlara Ekleyin
Bülbülzade Eğitim Sağlık ve Vakfı
İyi, basit; kötü ise çok yönlüdür.
Aristoteles
  Online Bağış Sistemimiz Açıldı!    
Online Bağış
  Online Bağış Sayfamızdan güvenli olarak vakfımıza bağış yapabilirsiniz. Bağışlarınızı bekliyoruz...

İslam Dünyası Birliktelik Modeli&Gelecek Perspektifi

İslam Dünyası Birliktelik Modeli&Gelecek Perspektifi
Yayın Tarihi: 06/08/2018 10:00

Anadolu Buluşmaları 13’ün açılış seminerini gerçekleştiren Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir: Bugün çevresini ve dünyayı aydınlatması gerekenler insanlığı zifiri karanlıklara itiyor. Sorun alanlarını ıslah etmesi gerekenler yeni sorunlar üretiyor. Bu hastalıktan ve çıkmazdan kurtuluşumuzun çaresi akıl, fikir, ilim, hikmet ve tecrübedir. Dünya ve insanlık olarak bu değerlerle bezenmiş aydınlara, âlimlere, düşünürlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. İnsanlarımızı veya Batılıları sürekli suçlayarak çözüme ulaşamayız.

Anadolu Platformu’nun düzenlediği “İslam Dünyası: Birliktelik Modeli&Gelecek Perspektifi” üst başlıklı Anadolu Buluşmaları’nın 13.’sü 05 Ağutos’ta Kur’an-ı Kerim tilavetiyle Afyonkarahisar’da başladı.

Kur’an-ı Kerim tilavetinden sonra Anadolu Platformu tanıtım sinevizyonu izlendi. Sinevizyondan sonra Anadolu Platformu Genel Sekreteri Ömer Büker bir takdim konuşması yaptı.

Büker’in konuşmasının akabinde Anadolu Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir kürsüye gelerek “İslam Dünyası Birliktelik Modeli&Gelecek Perspektifi” başlıklı açılış seminerini gerçekleştirdi.

İşte Aldemir’in konuşması:

Bizi bir araya toplayan ve kardeş kılan Allah’a hamdolsun.

Buluşmalarımızın bereketi ve birlikteliğimizin feyziyle 13.’üncüsünü düzenlediğimiz Anadolu Buluşmaları;

Aylarca süren bir çaba, gayret ve adanmışlığın ürünüdür.

Anadolu’nun bağrından konuşmak, Anadolu’nun dertli yüreklerini bir araya getirmektir.

Ülkemizin, milletimizin ve İslam dünyasının, hatta insanlığın derdiyle dertlenmek, derdimize derman aramaktır.

Tıpkı Niyazi Mısri’nin dediği gibi: “Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş / Burhan aradım aslıma, aslım bana burhan imiş.”

Bugüne kadar gerçekleştirilen Anadolu Buluşmaları’nın ortaya çıkarttığı hülasa;

Platform’un isminin, logosunun, misyonunun insanlık için umut olduğudur.

Anadolu Buluşmaları’nın amacı ve bu amaç doğrultusunda ortaya konulanlar; Anadolu’dan bakmak, yerli olmak, Türkiye ve İslam dünyasının tecrübelerinden konuşmak ve kendi birikimimizi önemsemektir.

Bizlerin buralarda dile getirdiği fikirler araştırılmış, istişare edilmiş, üzerinde kafa yorulmuş, başkalarının da düşünce tartısından, eleştirisinden geçirilmiştir.

Bizler hikmetin, erdemin peşindeyiz. Hz. Peygamber buyurdular ki: “Hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır.”

Bine yakın katılımcının, onlarca konuşmacının sabırla ortaya koyduğu bu çabalar sayesinde özgün fikirlere ulaşmak istiyoruz. Anadolu’nun her noktasından, işini gücünü bırakarak, büyük bir coşku ve heyecanla bu salonu doldurmanız, büyük bir dikkat ve özenle derdimize kafa yormanız, programı izleyip not almanız, bizim için çok kıymetli, takdire şayan bir fedakârlık ve azim göstergesidir.

Bu değerli çabanın sonunda ortaya çıkacak ve ortak sözümüz olarak deklare edeceğimiz bildirinin, Türkiye ve İslam dünyasına hayırlı olmasını diliyorum.

Siz değerli katılımcılardan konuşmaları sadece dinlemenizi değil, program sonrasında memleketinize döndüğünüzde konuyla ilgili çalışmalar yapmanızı, burada konuşulan konuları burada olmayan kardeşlerimizle müzakere etmenizi, bu emekleri bereketli kılmaya ve amacımızın daha çok hasıl olmasını sağlamaya katkı sunmanızı bekliyorum.

Buradan kendimize vazife çıkarıp buna göre dersler, araştırmalar yapmalı, bizlere yön verecek sonuçlar çıkarmalıyız. Buradaki davranışlarımızın Anadolu Platformu’nun mensupları arasında ortak davranış kültürüne, kurumsal kültüre dönüşmesini hedeflemeliyiz.

Sempozyumun arka planında Platformun Yüksek İstişare Kurulu’ndan İcra Kurulu’na kadar bütün bileşen ve birimlerimize ait bir dizi istişari, idari ve tematik toplantılar gerçekleştirilecek.

Dünya tarihi, medeniyetlerin çatışmalarıyla teşekkül eder. Bu teşekkül süreçleri insanlığa ya selam, huzur, barış ve güven ortamları sağlar ya da insanları acıya, gözyaşına, tehcire boğar. Bugün İslam medeniyetinin tarihte karşılaştığı üçüncü büyük meydan okumanın oluşturduğu gerilimler, bütün alanlarda etkisini devam ettiriyor. Modern Batı medeniyetinin başlattığı bu meydan okuma, Soğuk Savaş dönemi sonunda İslam’ın karşı kutba yerleştirilmesiyle stratejik düzeyde, Medeniyetler Çatışması teziyle felsefi düzeyde, 11 Eylül sonrasında ise pratik düzeyde ivme kazanmıştır. Bu meydan okuma, başta Ortadoğu olmak üzere Müslüman ülkelerin pek çoğunun saldırıya ve işgale uğramasına, diğer Müslüman toplumların ise siyasal, toplumsal, iktisadi, kültürel ve tabii kaynaklar itibariyle sömürülmesine sebep olmuştur.

Atomize edilen devletler, küresel güçlerin kolektif saldırılarına açık hâle gelmiş ve kendi başlarına varlıklarını sürdüremeyecek şekilde zayıf düşmüşlerdir. Bu durum, Müslüman toplumların ve devletlerin diğer Müslüman devletler yerine, Batılı güçlerle işbirliğine girmelerine neden olmuştur. Müslüman devletlerin ayakta kalmak için bütün çırpınışları, onların Batılı güçlere olan bağımlılığını artırmış, bu bağımlılık da Müslüman ülkeler arasındaki işbirliği ve diyalog imkânlarını yok etmiştir.

Müslüman topluluklar arasındaki kültürel, politik ve fikri bağların koparıldığı bu süreç, Müslümanların birbirine yabancılaşmasına neden olmuştur.

Müslümanlar olarak İslam’ın hakikatini bir süredir ortaya koyma konusunda içine düştüğümüz zaaf nedeniyle eksik, yanlış ve sapkın yaklaşımlar, İslam adına alanı ifsat etmiştir.

Bugün İslam âlemi birtakım hastalık belirtileri gösteriyor ve bu belirtilerin çözümünde rol alması gereken bir kısım düşünür, aydın ve âlimler, maalesef yaşadığımız sorunların ve hastalıkların kaynağı durumunda. Çevresini ve dünyayı aydınlatması gerekenler insanlığı zifiri karanlıklara itiyor. Sorun alanlarını ıslah etmesi gerekenler yeni sorunlar üretiyor. Bu hastalıktan ve çıkmazdan kurtuluşumuzun çaresi akıl, fikir, ilim, hikmet ve tecrübedir.

Dünya ve insanlık olarak bu değerlerle bezenmiş aydınlara, âlimlere, düşünürlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

İnsanlarımızı veya Batılıları sürekli suçlayarak çözüme ulaşamayız. Çözüm, gerçeği daha açık ilmi dayanaklarla ve sağlam pratiklerle ortaya koymaktır.

Coğrafyamızdaki adaletsizlikler büyük tehlike ve kaosları tetikliyor. İnsanların hayattan beklentilerini yok ediyor. Gelecek tahayyülünü, ufkunu, tasavvurunu nakıs bırakıyor. Oysa bizim coğrafyalarımız hem bireysel hem toplumsal güven ve selametin her alanda tezahür ettiği, varlığının hikmetiyle değer bulduğu coğrafyalardır.

Yakın geçmişte birliğimiz ve dirliğimiz sayesinde haksızlığa ve zulme uğramış mazlumların sığınacakları bir liman hâline gelmiştik. Yekpare gücümüz zalimin uykusunu kaçırıyordu. Fethettiğimiz şehirlerin halkları kendilerini zalim yöneticilerinden kurtardığımız için şükranlarını sunuyorlardı. Ne zaman ki birliğimizi, gücümüzü, adalet dağıtan idarecilerimizi kaybettik, işte o zaman mazlumlar da sığınaklarını, dünya ise huzurunu kaybetti. Gönül coğrafyalarımız işgal edildi, sömürgeleştirildi. Halepçe’de, Hama’da, Srebrenitsa’da, Halep’te her gün yeni ölümler, toplu katliamlar ve işgaller yaşamaya başladık. Ve vakit yeni bir dönemin başlangıcına çalıyor. Yeni bir kıyamı muştuluyor. Artık yeni işgallerin ve toplu katliamların yaşanmasını beklemeden bir araya gelmeli, birbirimize dayanarak, birbirimizle var olmalıyız. Varlıklarını egemen güçlerin kurdukları teşkilatlardan birine sığınmakla teminat altına almanın, yıkımı geciktirmekten başka bir sonuç vermediğini bilmeliyiz.

Farklı coğrafi, etnik, mezhebi ve tarihi gerçeklikleri bulunan Müslüman toplumlar nasıl bir işbirliği modeli etrafında bir araya gelebilirler? Bu modeller, mezhebi ve fikri farklılıkları hangi tasavvur çerçevesinde kurumsal bir boyuta taşıyabilir? Müslüman toplumlar arasında yaşanan ve yüzyıllara dayanan yabancılaşma ve kopmalar nasıl giderilebilir? Özelde Müslüman halkların daha genelde ise tüm dünya halklarının küresel hegemonyacı istilaya karşı uyanış ve direniş süreçleri nasıl koordine edilebilir? Müslümanların farklı inanç ve değerlere mensup insanlarla ortak işbirliği modelleri geliştirebilmeleri, hangi teorikfelsefi dayanakla mümkün olabilir? Müslümanların kader birliği eden bir “ümmet” olarak, aynı hedefler için çaba göstermelerini temin etmenin ahlaki, epistemolojik ve stratejik koşulları nelerdir? Müslümanları geleceğe taşıyacak strateji, teşkilat ve kurumlar, moderntahakkümcü emsallerinden nasıl bir farklılık arz etmelidir? Dini olanla dünyevi olanı, bilim ile ilmi tekrar nasıl tevhid edebiliriz?

Daha da uzatılabilecek problem alanları başta aydınlarımız, âlimlerimiz, sivil teşkilatlarımız ve siyasetçilerimiz olmak üzere hepimizi yakından ilgilendirmektedir. Bütün sorunlarımızı çözemeyebiliriz. Ancak bütün sorunları çözebilmenin ilk koşulu, bunları çözecek irade ve bu iradeyi takviye edecek samimiyettir.

Çözüm yolunun ilk duraklarından biri, Zümrüdü Anka gibi, çözümün kendimizde ve kendi değerlerimizde olduğunu anlamaktır.

Bilindiği gibi 20. yüzyıl, yenilmiş İslam ümmetinin en temel gerçeklerini ödünç kavramlarla izah etmek zorunda kaldığı bir çağdır. Dolayısıyla sorunlarımızı çözmek için nefes almak kadar doğal ve iman kadar yakîn birçok olay ve olgu yeniden tanımlanmalı ve yorumlanmalıdır.

Batı medeniyetinin özgürlük, insan hak ve hürriyetleri gibi 2 bin yıl sonra keşfedip de çok yeni bir şeymiş gibi lanse ettiği birçok değer “denizde balık” misali bu değerleri zaten yaşayan Müslümanlar için de aldatıcı ve cezbedici olmuştur.

İslam ümmeti uzun süren bir aldanış döneminden sonra yeni yeni kendi asıl değerlerine dönmeye başlamıştır. Kendine döndükçe Batılıların ufkunun dahi alamayacağı bir keyfiyet ve tabiilik içinde kendinde olanı keşfetmeye başlamıştır.

Bu bağlamda Batılıların özgürlük yaklaşımları insanı; dünyaya, eşyaya, insanlara, kurumlara ve kavramlara köle yapan ve binlerce puttan birini seçmek zorunda bırakan bir çeşit tutsaklıktır.

Müslümanların “La ilahe illallah” şiarı ile özetlenen bu yaşam düsturu sayesinde ulaştıkları seviye özgürlüktür. Kula kulluktan, sahte tanrılardan, boş ve değersiz alışkanlıklardan, geçici dünya hayatının ayartıcı cazibesinden, zalim ve müstebit tağuti otoritelerden, mal ve mülkten, atalar dininden, toplum baskısından, bilim ve teknolojinin yabancılaştırmasından, kurumların, makam ve mevkilerin, şan, şöhret ve lüks düşkünlüğünün hegemonyasından; kısacası insanı, Allah’a kulluktan uzaklaştıran her şeyden kendini arındırması ve yalnızca Allah’a kulluk yapma seviyesine gelebilmesinin adıdır, özgürlük.

Allah’a teslim olmakla insan kişilik kazanır. Hayatın ve ölümün anlamını kavrar. Bu teslimiyet insanı olgunlaştırır, insana sorumluluk yükler. İnsan, yeryüzünün halifesi olmanın bilinciyle dünyayı imara ve nesli ıslaha yönelir.

İslam dünyasının geleceği; yasal ve hukuki olanı yerine getirmekle beraber onu da içine alacak, kuşatacak bir değerler sistemine, bir merhamet paradigmasına, bir ahlak felsefesine yaslanan bir yönetim anlayışı inşa etmemize bağlıdır.

Bu anlayışın temel sütunu tevhiddir.

Medeniyetleri tarih sahnesine çıkaran ve birbirinden farklılaştıran en temel saik, insanoğlunun varoluşuna yeni bir anlam çerçevesi kazandıran bir düşünce, inanç ya da iddiayı ortaya koyabilmesidir.

Tevhid, itikadi olarak Allah’ı birlemeyi gerektirdiği gibi, toplumsal olarak Müslümanların tek vücut olmasını gerektirir. Ümmet, Müslümanların toplumsal birlikteliklerinin itikadi karşılığıdır. Bizler Allah’ın inayeti ve rahmetiyle kardeşler olduk, ancak bu kardeşliği sürdürmek ve insanlığın geleceği için rahmete aracı kılmak, samimi çabalarımıza bağlıdır.

Hz. Peygamber buyurdular ki: “Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.”

İnsanoğlunu varoluş düzeyinde birbirine eşit kılan tevhid inancı, aslında rasyonel bir siyaset düşüncesinin ve buna dayalı kurumsal meşruiyet alanının doğuşu için en uygun zihni zemini oluşturmaktadır.

Vahdet, tevhid inancının sosyal hayattaki karşılığıdır.

Bugün İslam dünyasının en büyük problemlerinden biri, birbirimizi önyargısız, ön koşulsuz ve kardeşçe dinleyebileceğimiz ortamların yeterince olmamasıdır. Mezhep, meşrep, etnik köken ve coğrafyaları ne olursa olsun Müslümanlar, bir araya gelmek ve ortak ilişkiler geliştirmek zorundadırlar. Tarihte yaşanan ve bugün devam eden hiçbir problem veya gerginlik alanı, Müslüman halkların birbirlerinden yüz çevirmesi için yeterli bir sebep olamaz. Çünkü Müslüman ülkeler arasındaki problemler, ontolojik boyutta değildir.

Bugün Batı dünyası, aralarındaki ontolojik boyuta varan farklılıklara rağmen, özellikle İslam dünyası karşısında ortak ittifaklar geliştirmişlerdir. İki bin yıllık bir geçmişe dayanan Yahudi Hıristiyan düşmanlığı, küresel bir ittifakla sonuçlanmıştır. Aralarındaki bütün itikadi, tarihi, toplumsal ve etnik ayırımlara rağmen geliştirdikleri birliktelik modelleri, küresel sistemin ana mihverini oluşturmuştur. Batılı düşüncenin dünyayı yönetmek için girmiş olduğu bu uzlaşı, aralarındaki önemsiz meseleleri bir ayrılık ve düşmanlık sebebi gören Müslümanlar için bir ibret vesikasıdır. Bize göre hiçbir sorunumuz, bizi bir araya getirmekten alıkoyacak kadar büyük değildir. Batılılar eliyle çare aradığımız hiçbir problem, bugüne kadar sadra şifa olmamıştır.

Dünyadaki egemen güçler, özelde Müslüman ülkeler üzerinde devam ettirdikleri nüfuz sebebiyle, her türlü saldırı, işgal ve baskıyı serbestçe yapmaktadırlar. İsrail’in Filistin’de, Çin’in Doğu Türkistan’da, Ermenistan’ın Karabağ’da, Hindistan’ın Keşmir’de, Rusya’nın Çeçenistan ve Kırım’da, ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Ortadoğu ve bütün yeryüzünde giriştikleri savaş ve katliamlar, gücünü Müslüman ülkelerin bağımlı ve bölünmüş yapısından almaktadır. Bugün İslam dünyasının en temel problemlerinden biri, Müslüman devletlerin, dışarıyla değil ancak birbirleriyle ayakta kalabileceklerine inanmalarını sağlayacak bir özgüven eşiğini aşamamış olmalarıdır.

İşte bu farkındalık, şimdilik sadece potansiyel düzeydedir ve sorumluluk sahibi insanlarımızın gayretiyle kinetiğe dönüşmeyi beklemektedir. Bizler, yaşadığımız coğrafya ve ait olduğumuz fikri gelenek ne olursa olsun ortak bir heyecan ve sorumluluk duygusuyla çalışmak zorundayız. Bireysel teşebbüslerden sivil toplum çalışmalarına, siyasi iradeden akademik camiaya kadar bütün kesimler, İslam dünyasının geleceğine dönük koordineli, derinlikli ve uzun vadeli projeksiyonlar geliştirmelidir.

Bu projeksiyonların kendini test edeceği ilk uygulama alanı da Türkiye’dir.

Türkiye çok renkli ve büyük bir ülke. Kendini aşan bir hikâyesi var. Bir tek mezhebin, bir tek etnik kültürün, bir tek coğrafi ikilimin olduğu bir ülke değil. Coğrafi yapısı da çeşitlilik arz ediyor, insanı da, inancı da, etnisitesi de. Türkiye’de yaşanan sıkıntıların önemli bir kısmı, bu zenginliğin ve farklılığın birbirinden haberdar olmaması ve her kesimin kendi içine kapanmış olmasından kaynaklanıyor. Türkiye geçmişte bu izolasyonun büyük sancılarını yaşadı.

Bugün yapılan sistem değişikliği, yaşanılan sancılara çözüm üretecek bir irade ve güçtedir. Yeni sistem, Türkiye’nin kuzeyini, güneyini, doğusunu, batısını kuşatacak ve kucaklayacak bir paradigmaya sahiptir ya da olmalıdır.

Anadolu Platformu, bu üst okumayı yapabilmiş, ulusal ve uluslararası çalışmalarının tamamında bu mantaliteyi oturtmuştur. Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine çok farklı insanları bir araya getirme, konuşma ve birlikte iş yapabilme becerilerini sağlamıştır. Anadolu Platformu aslında Türkiye’nin barışına, birlikteliğine ciddi anlamda büyük bir katkı sağlıyor. Anadolu Platformu bir süredir sadece Türkiye barışına değil İslam dünyasına ve bölgenin barışına da ciddi bir katkı sunuyor. İlk dönemlerde Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen insanlarla bu süreci yaşarken şimdi İslam dünyasının farklı bölgelerinden gelen entelektüel, aydın, sivil toplum kanaat önderlerinin de işin içerisine katıldığı bir felsefeyle hareket ediyor.

Dolayısıyla bu zihnin, bu yapının, bu anlayışın büyütülmesi ve şekillenmesinde buradaki kardeşlerimin katkısı çok kıymetli. Ama İslam dünyasının ve bölgemizin barışına, birlikteliğine giden yolda Anadolu Platformu’nun ciddi bir katkı yaptığını bilerek bunun derinleştirilmesi, güçlendirilmesi, ete kemiğe büründürülmesi için çalışmalarımızın sürdürülmesi gerekmektedir.

Bunları yapmamızdaki temel sebep, zalim düzene karşı insani bir model inşa etmek ve bunun ekonomik, kültürel sahada nasıl bir pratik üreteceğinin alternatifini ortaya koymaktır.

Bizi buna sevk eden temel saik, varoluş misyonumuz, yani Müslümanlığımızdır. Müslüman; insanlık için de sorumluluk duyan, iman edip salih amel işlemeye ahdetmiş, bunu şuurlu bir şekilde seçmiş insan demektir. Müslümanları dünyada huzurun, selametin, insanca yaşamanın yolunu açacak kişiler olarak görüyoruz. Modern çağ ve çağın kurumları insana kendisini unutturdu. Oysa kendini, nefsini bilen Rabbini bilir. Geçici olanla meşgul edilerek kişiler tutsak edilmiş durumda. Bedenleri değil belki ama akılları, idrakleri, tarihleri tutsak edilmiş. Bu kişilerin devletleri yıkılmış, şuurları dondurulmuş.

Bu topraklarda demografik, kültürel, düşünsel zenginlik ve gerçekliğimizi ıskalayan hiçbir oluşum başarıya ulaşamaz.

İdris Küçükömer, “Ben kimim? Ben Doğulu muyum, yoksa Batılı mı?” sorusuna, “Doğu toplumunda doğdum, Batı’dan etkilendim. Bir zamanlar ulaştığı politik güçle Batı’yı etkilemiş ve ondan etkilenmiş Osmanlı kültür mirası içinde, ama düşünmeyi yasaklamış bir toplumda doğdum” diye cevap veriyor.

Bugün dünyayı, “finans kapital” diye adlandırılan, sermayeyi ve iktidarı belirleme gücünü elinde bulunduran bir azınlık seçkin grup yönetmekte. Her ülkede seçerek zenginleştirdikleri ve iktidarlarını sürdürmelerinde kurşun asker rolü verdikleri küçük sermayedar ailelerin desteğiyle Karuni düzen diyebileceğimiz post kapitalist bir iktidar düzeneği kurmuş durumda. Düzenleri derin, görünmez ve ağları çok aktif. Öyle tanrısal bir letafete sahip ki bir bireyin algılaması ve anlaması bir ömür kadar zaman alıyor.

Müthiş bir hükmetme güçleri, son derece görünmez iktidar organizasyonları, NGO’ları, hükmettikleri devletleri, orduları, terör grupları var. Uluslararası hukuki düzenlemeler ile koruma altına alınmış durumdalar. Kendilerine karşı çıkanları o ülkedeki para ve yatırımlarını çekerek batırmakla korkutuyorlar. Onların uzantılarına ihtimam göstermeyen iktidarlar muhakkak cezalandırılıyor. Maşa kullanıyorlar, yapmıyorlar, yaptırıyorlar. O yüzden hiçbir şeyden doğrudan sorumlu tutulamıyorlar. Geleceği, kendilerini garanti altına alacak biçimde inşa etmek için amansız bir çaba içindeler. Modern dünyanın Firavun ve Karun’u olan kapitalistler, bedenleri için ölümsüzlüğün, iktidarları için sürekliliğin peşindeler. Sözüm ona ölümsüzlük iksirini bulmak veya üretmek için ölümler yağdırmakta, her gün yeni insanları yok etmekteler.

Açlık, ölüm, zulüm, çatışma ve savaşları normal görecek entelektüel donanıma, buralardan kazanç ve iktidar devşirecek her türlü organizasyona sahipler. İnsanlık seviye atlarken hızlanan değişim çağında Ademoğullarının en büyük belası bu aristokrat sınıf, Kur’an’ın ifadesiyle mele ve mütref kesimin çekirdeğini oluşturduğu Karuni düzendir. Bugün doğal kaynaklar açısından zayıf olan Avrupa’yı önemli oranda terk ederek Atlantik’in diğer yakasında üslenmiş, Trans Atlantik birliğini kurmuş, burayı bilgi ve teknoloji kaynağı ve yönetim üssü olarak seçmiş durumdalar.

Başta petrol, doğalgaz, madenler gibi kaynakları İslam dünyasının da içinde bulunduğu Afro Asya’daki coğrafyalardan sorunsuz bir şekilde sağlar hâle gelmiş durumdalar. Ucuz iş gücünü sağladıkları ve acımasız üretim alanları kurdukları Ön Asya’da hâkimiyet tesis etmişler. Tüm dünyayı pazar hâline getirmiş, yeterince semirmiş, nükleer silahları ile tüm dünyada dehşet ve korku dengesi kurmuşlar.

İşte bu düzenin sahipleri kaynaklarına sahip oldukları hâlde boyun eğdiremedikleri Müslümanları, temel problemlerden biri olarak algılamakta ve dünya çapında Müslümanlığın tasfiyesi, İslam’ın ortadan kaldırılması için küresel projeler yürütmekteler. İslam’ın ve bu Karuni düzene direnen az sayıda Müslüman’ın varlığı onları huzursuz etmektedir.

Afrika, Güney Amerika, Hindistan, Orta ve Ön Asya’da yakıp yıkmadıkları, zulümlerinin erişmediği tek bir nokta kalmadı. Osmanlı sonrasında en son ele geçirdikleri topraklarda 150 yıllık dönüştürme ve tasfiye etme projelerinin de akim kaldığı ortaya çıktıkça İslam dünyasını ve Müslümanları, yenilmiş düşmandan esas düşman sınıfına tekrar oturttular.

Müslümanların, dünyadaki gelişmelerin gerisinde kalmaları, sosyal ve siyasi sistemlerini yenileyememeleri, gelişmeleri anlamaktan uzak bilinçleri, onların işlerini kolaylaştırıyor. Doğrusu tüm eski toplumsal ve siyasal düzenler, Batılılar üzerinden dönüşürken, azgın azınlık bu dönüşümün finansörü olarak başladığı süreçte dönüşümün muktediri oldu. Sınırlı sorumlu, sınırsız güçlü hâle geldi. Şu an yeryüzünün her tarafı huzursuz ve güvensiz bir hâlde, her tarafta oynanan ve kurulan oyunlar var. Her saniye binlerce insan bu oyunların mağduru, binlerce çocuk bu oyunların kurbanı oluyor.

Bugün Müslümanlar, küresel kapitalist sistemin en popüler düşmanı hâline geldi. Müslümanların ise bir yandan değişimin yatağını bulmak için baş döndürücü gelişmelerin üstesinden gelmesi, diğer yandan da insanlığın ifsat kaynağına dönüşmüş bu mihraklar ile mücadele etmesi gerekiyor. Büyük dönüşüm insanlığın ana damarını besleyerek ve insanlığı kirlerden arındırarak gerçekleşmediği takdirde insanlığın bir geleceği olmayacaktır. Bu büyük dönüşümün başat unsuru Müslüman toplumlar olmalı. “Allah nurunu mutlaka tamamlayacak” inancının bir gereği olarak geleceğin dünyasıyla ilgili fikrimiz olmalı. Dünya barışının nasıl olacağına dair bir tezimiz bulunmalı.

Farkına yeterince varılmayan ancak oldukça önemli birikimlerimiz var. Bu yeni süreçte kendi rolümüzü belirlemeliyiz. Bu birikimimizi sistematik çalışmalarla kayıt altına almalı ve pratik uygulamalarla insanlığın hizmetine sunmalıyız. Tecrübelerimizin beşiği olan bu topraklara canlarıyla, kanlarıyla, yürekleriyle bedel ödeyenlere teşekkürü bir borç biliyorum.

Birbirimizi tanımak, sorunlarımızı konuşmak, acılarımıza beraber üzülmek ve bütün bunlara somut çözümler üretebilmek için yeniden kolları sıvamalıyız. Bunun için kendi kaderimizi ümmetin kaderine bağlayan bir vahdet ruhunu yakalamalıyız. Coğrafyalarımıza sıkıştığımız, fikir havzalarımızla yetindiğimiz ve kendimizi merkeze alarak dünyayı okuma alışkanlığında bulunduğumuz sürece, vahdet ruhunun somut bir karşılık bulması mümkün olmayacaktır.

Bu süreçte herkese olduğu kadar sivil toplum kuruluşlarına da büyük sorumluluklar düştüğünün farkındayız. Sivil oluşumlar, İslam ülkeleri arasında ekonomik, sosyal ve kültürel konularda ortak projelerde buluşmalı, küresel işbirliği modelleri geliştirmelidirler. Sivil girişimler, bölgesel ve küresel çapta sistemli ve teşkilatlı adımlara dönüştükçe, yönetimlerin ortak projelere girişme istekleri artacaktır. Güçlü sivil girişimlerin oluşturduğu uluslararası modeller, güçlü siyasi oluşumlara zemin hazırlayacaktır. Sivil toplum kuruluşları, Müslüman aydınları, âlimleri, yöneticileri ve kanaat sahiplerini ortak mecralarda buluşturmalı, bu alanlarda köprü olmalıdırlar. Bu alanlarda bir araya geldikçe, birbirimizle ve sorunlarımızla yüzleştikçe, çözülmez gibi duran sorunlarımızın çok daha hızlı bir şekilde çözülebileceğine şahit olacağız.

Bidat, hurafe ve yanılgılardan arınmayı becermiş; zihninin inşasının temel harcını ilimle oluşturmuş, ilimden beslenen hakikat duygusunu yerli yerine oturtmuş, evrendeki düzenden ahlak ve nizam çıkarma becerisini geliştirmiş, Allah’ın sıfatları ile sıfatlanma konusunda ve onları insanlığın içinde cari kılacak davranış bütünlüğünü sağlamış, hukuku (şeriatı, meşruiyeti) üstün tutan abidler, geleceği aydınlatan âlimler, adil yöneticiler ve yılmaz mücahitler olma şerefine erişirsek eğer, Müslüman olmanın hakkını vermiş olacağız inşallah.

Bizler, Anadolu Platformu olarak, bu şuurla çalışmalarımızı sürdürmeliyiz. Gerek eğitim gerekse yardım çalışmaları için yerel teşkilatlarla işbirlikleri oluşturmalıyız. Onlarca ülkeye yaptığımız ekonomik yardımları ve sürdürdüğümüz eğitim çalışmalarını, yerel teşkilatlarla işbirliği içinde organize etmekte ve geliştirmekteyiz. İslam ülkelerinin kronikleşen sorunları ve bu sorunların çözümü için yapılabilecekler hususundaki tespit, öneri ve tekliflerimizi her zeminde gündeme getirmeliyiz. İslam’ın izzeti, Müslümanların maslahatı ve insanlığın geleceği için derdi, davası ve söyleyecek sözü olan herkesi ve her kesimi buluşturmayı önemli bir görev bilmeliyiz. Bunun için ülkemizin farklı illerinden ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen dert ve dava sahibi insanları bu ortamlarda bir araya getiriyoruz.

Yüz yüze ve yürek yüreğe baktığımız bu ortamlarımızın, aramızdaki buzları nasıl erittiğine, kopmayan dostluklara nasıl vesile olduğuna sayısız kez şahit olduk, bundan sonra da inşallah şahit olacağız. En büyük teşkilatların, en önemli projelerin ve gururla andığımız pek çok çabanın nüvesi, işte bu tür samimi ortamlarda atılmıştır.

Peki Müslüman, geleceğin dünyasında kendine nasıl bir rol biçiyor? Kendisi ve insanlık için nasıl bir gelecek tahayyül ediyor?

Kanaatimce Müslüman olmak, ayaklarımızı bu topraklara basarak bir şeyler söylemek, bir misyon sahibi olmak demektir. Biz bu duygu ve düşünce ile İslam dünyasını konuşuyoruz. Sadece Müslümanlar için konuşmuyoruz. Bizim temel problemimiz sadece Müslümanların kalkınması değildir. Bu, zaten D8 ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi çalışmalarla olabilecek hedefler. Ama biz sadece Müslümanları değil, bütün insanları kapsayan ideal değerler ve hedefler peşindeyiz. Bu ideal ve hedefler de nihayetinde hem insanlığımızın hem de Müslümanlığımızın bir gereğidir.

Neslin ıslahı ve arzın imarı için gerekli olan çalışmaları, farklı farklı kesimleri de içine alan ortak hedefleri olan bir zeminde, kimseyi ötekileştirmeden yapmalıyız. “En doğru biziz” demiyoruz, en doğruyu kim yaparsa onunla birlikte, iyinin yanında kötünün karşısındayız.

Öte yandan adalet, şeffaflık, hesap verebilirlik, kamusal kaynakların dokunulmazlığı, ehliyet ve liyakat gibi Hz. Peygamber ve dört halife dönemiyle özdeşleşen temel değerlerin göz ardı edilmesi, yoksulluğun artması, kamusal kaynakların şahsi servetlere dönüşmesi, otoriter yönetimlerin baskıcı uygulamalarla kendilerini meşru göstermeye çalışması, özün şekle kurban edilmesinden başka bir şey değildir.

Milletler gelir ve gider. İmparatorluklar yükselir ve düşer. Fakat İslam ve İslam’ın ortaya koyduğu ideal ve hedefler baki kalacaktır.

İslam orta yolun, vasatın, itidalin; ifrat ve tefritten, tefrik ve tahrikten, her türlü aşırılıktan uzak duranların dinidir. İslam ile terörü ilişkilendirme çabaları tümüyle reddedilmelidir. Bu çabalar, uluslararası hukuku ve insan haklarını ayaklar altına alan sömürgeci, oryantalist, ırkçı ve fanatik zihinlerin kurguladığı senaryolardır. Açıkhava hapishanesine çevrilen Gazze’de birçoğu kadın ve çocuk binlerce insanı katledenleri kınamaktan kaçınarak, bu katliamı yapan Siyonist rejimin güvenlik hakkından bahsedilmesi utanç verici bir ayıptır.

Devletin var oluş amacı adalet ilkesine dayanmadıkça insanoğlunun en temel arayışları olan güvenlik ve özgürlük gerçekleştirilemez. Bugün İslam toplumlarının en önemli siyasi meselesi, bu amacın gereği olan adaleti eksen alan bir siyaset anlayışını benimsemek ve uygulamaktır.

Varlık telakkisinden bilgi sistematiğine, değerler manzumesinden hukuk mantığına ve ekonomipolitik yapılanmaya kadar uzanan bu hususlarda ciddi bir yenilenme ihtiyacı içinde bulunuyoruz.

Fakat esas sorun ne? Bizim belimizi büken Amerika Birleşik Devletleri’nin devlet organizasyonu değil, İngiltere’nin istihbarat örgütü değil, Rusya’nın nükleer gücü değil. Bizim belimizi büken, bütün dünyada insanlığı inim inim inleten “finans kapital” diye kodlanmış dünya muktedirleridir. Düşmanımızı bileceğiz. Bunları meczup diliyle değil; rasyonel, tutarlı ve bilgiye dayalı tanımlayarak insanlığa tanıtacak ve onların düzenlerine karşı yeni hamleler önerecek ya da ortaya koyacağız.

Şunu iyi bilmeliyiz: İslam ülkeleri içinde hak ve hürriyetler açısından gelişmiş, ekonomik ve sosyal refahını arttırmış ülkeler çoğaldıkça; otoriter yönetimlerin yerine halkın yönetimi geldikçe, Müslüman ülkeler arası ikili ve çoklu ilişkileryoğunlaştıkça; İslam ülkeleri, STK’ları, etkin uluslararası işbirliğinin önemli bir aracı olarak görüp ona göre politikalar geliştirdikçe, İslam coğrafyası da nefes almaya başlayacaktır.

Müslümanlar dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini teşkil etmelerine karşın, küresel oyun kuruculara alternatif bir etkinliğe sahip değiller. Kukla devletler, suni sınırlar, ulusçu dürtüler ve önemsiz fikri ayrılıklar gibi pek çok etken ihtilaflarımızı derinleştirmekte, vahdetimizi zedelemektedir. Ümmetin vahdeti sadece politik bir zarurete değil, öncelikle diniahlaki bir temele dayanır. Bugün ümmet ve vahdet mefkûresi, önce zihinlerimizde parçalanmış, daha sonra coğrafyalarımızın ruhuna yansımıştır. Vahdete giden yol, zihinlerdeki bu parçalanmışlığa dur demekle açılabilir.

Vahdet şuurunu toplumsal hayatta gerçekleştirmenin yolu, farlılıklara tahammülü, merhameti, sosyal adaleti ve ahlak bilincini inşa etmektir. Müslümanların emperyalist emellerin, bölücü ve parçalayıcı niyetlerin karşısında tek yürek olabilmesi, her şeyden önce mezhep, cemaat, ırk, dil ve coğrafya gibi farklılıklara dayanan aidiyetlerini İslam’ın tevhid ve vahdet anlayışının önüne geçirmemeleriyle mümkün olabilir. Vahdet, öncelikle amaç ve ülküde sağlanmalıdır. Müslüman ülkeler arasında her türlü ticari, kültürel, sosyal ve politik ilişkiler geliştirilmeli, İslam toplumlarının birliğini temin edecek bağımsız ve etkin kurumlar oluşturulmalıdır.

İslam Dünyası’nın 1,7 milyarlık nüfusu ile petrol, doğalgaz, uranyum ve bor gibi çok önemli ve kritik kaynaklara sahip olması, dünyanın sair ülkelerine nazaran genç nüfus potansiyelinin bulunması gibi birçok avantaj, İslam coğrafyasının kapasitesinin büyüklüğünü ortaya koymaktadır.Bugün her ne kadar sorunlara yol açsa da eğer doğru değerlendirilebilirse bu potansiyeller İslam Dünyası’nın sorunlarının çözümüne katkı sağlayacaktır. BM’den sonra dünyanın en büyük ikinci uluslararası kuruluşu olan İİT (İslam İşbirliği Teşkilatı), bu doğrultuda çok önemli bir konumdadır. İİT’nin dönem Başkanlığı’nın 2019 yılına kadar Türkiye’de olması da İİT için önemli bir fırsattır. Zira Türkiye’nin bölgede yükselen misyonu, kendisiyle beraber birçok Müslüman ülkeyi de sürükleme potansiyeline sahiptir. Bu minval üzere İslam Dünyası’nın en geniş şura ve ittifak mekanizması olan İİT’nin işlevsel kılınması hayati önem taşımaktadır. Zaten D8’deki sekiz ülkenin nüfusu bir milyar civarındadır. Dolayısıyla D8 etkinleşmeye başladıkça ekonomik değerlerin grafik çubukları yukarı doğru tırmanmaya devam edecektir. Bunların yanında 6 kıtada, 63 ülkede, 300’ün üzerinde STK’nın üye olduğu, ittihat zeminini oluşturmak için kurulan İDSB (İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği), İslam Dünyası’nda sivil hareket açısından önemli bir potansiyele sahiptir. İDSB’nin daha aktif ve etkin bir konum kazanmasıyla İslam Dünyası toplumları arasında kalbi kaynaşma, birlik bilincinin gelişmesi, ortak hareket etme kabiliyetinin kazanılması gibi sosyal düzeyde edinilecek kazanımlar, halk tabanından devlet tavanına doğru işbirliğini tetikleyerek uluslararası mutabakat zemininin oluşmasına katkı sağlayabilecektir.

Müslümanların farklı mezhep veya kavimlere mensup olmaları, kardeşliğe ve bunun gerektirdiği sorumluluklara engel değildir.

İnsan onurunu ayaklar altına alan barbarlık, sömürgecilik ve tahakküme maruz kalan Müslümanların seslerini, acı ve ızdıraplarını duyurabilmek için, her şeyden önce, kendi aralarında sürdürdükleri anlamsız ve utanç verici karşıtlıklara, rekabetlere son vermeleri gerekir.

İslami yapıların kendi iç disiplinleri, diğer Müslümanlarla bir ülfet ve muhabbet ortamı geliştirmelerine mâni olmamalıdır. Her gerçek İslami hareket, diğer bütün Müslümanların ümit ve dualarına cevap olan harekettir. Bu nedenle biz ideolojik, ırkçı, mezhepçi körlüklerin sadece emperyalistlerin elini güçlendirdiğini düşünüyoruz. Sadece kendimize, hareketimize, derneğimize, vakfımıza, taraftarlarımıza değil, tüm topluma açılmayı, sadece dindar insanları değil, her kadını ve erkeği onurlandırmayı, ümmet olmanın vazgeçilmez ilkesi olarak görüyoruz.

Tek kutuplu dünya bitti. Artık çok kutuplu bir süreç işliyor. Coğrafyamızda yaşanan Suriye, Filistin, Irak vb. krizler bunun yansımasıdır.

Bu yeni süreç Türkiye’ye ve bölgeye yeni imkânlar, sorumluluklar sunuyor. Oluşan bu kritik dönemde enerjisi olan; diri, coşkun insan kaynağına sahip; inanmış, derin bir akılla düşünen, ne yaptığını bilen yapılar daha fazla belirleyici olacak.

Uzun yıllar bizi diğer topluluklardan ayıran, yaklaşım farklılığımız oldu. Kavramsal çerçevenin genişliği, kullandığımız dil ve üslupla farklılığımızı korumalıyız.

Bir topluluğu hoş görmediğimiz için görmezden gelemeyiz. Görmezden geldiklerimiz yüzünden bugün İslam, dünyanın bilinçaltında büyük terör korkuları yaratıyor. Terör gruplarına karşı kayıtsız kalınamaz.

Ama tasavvuf, tarikat gibi oluşumları da görmezden gelemeyiz. Tekke ve zaviyelerin kapatılması kabul edilemez. Bu kurumlar sanki hiç var olmamış gibi yaşamamız beklenemez. Üsküdar’da her mahallede bir zatın türbesi bulunuyor. Türkiye’nin birçok yeri de böyledir. Sokaklarımıza isim olmuşlar ama hayatta bir karşılıkları kalmamış.

Sınırları ve mezhepleri aşan Müslümanlar olamazsak, 80 günde devriâlem yapsak da ufkumuz da kalbimiz de genişlemez. Cılız ve tiz sesli yüzlerce topluluk olarak tekrar tekrar doğar ve ölürüz.

Bir simetri hastalığına tutulmuş gibi davranıyoruz hâlâ. Eşimiz, çocuklarımız, arkadaşlarımız, ülkemizdeki ve dünyadaki tüm Müslümanlar, bizimle aynı çizgide dursunlar istiyoruz. Yekpare ve homojen bir İslam algısı yaratmak mümkün değil.

Devlet, güncel sorunları acil uygulamalarla çözer. Sivil toplum çalışmaları ise anı kurtarmaktan öteye geçmelidir. Sivil toplum kuruluşları gıda, giyim yardımlarında bulunmak, mülteci meselesini ele almak gibi faaliyetleri gerçekleştirmekle esasında devletin yapması gerekeni yapmış oluyor. Bununla birlikte güncel sorunların ötesinde ileriye dönük olarak, doğal kaynakların israfı, silahlanma ve nükleer tehdit, betonlaşma ve yeşil alanların tüketilmesi, madde bağımlılıkları, ambalajlı gıda, teknoloji, işçi hakları, çocuk hakları ve çocuk işçiler gibi devasa evrensel sorunlara çözüm bulmamız gerekiyor.

Bu sorunlara çözüm bulabilmek için kendimizi övmeyi bir kenara bırakmalı ve karşılaştığımız sorunların önemini kavramaya odaklanmalıyız. “Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?”

Kronikleşmiş ve can yakan, can alan sorunların çözümünde iş gören, inisiyatif alanların önünü açmalıyız.

Dünyadaki dinamizmin bilincinde olan, yeni yaklaşımlar ve gelişmeler karşısında kendini kurabilen, yenileyebilen, gelişebilen bir akla ihtiyaç var.

Bu coğrafyanın kadim geçmişinde var olan asil pratikler imkân buldukça kendini yeniden gerçekleştirecektir.

Her birimiz kendi alanında tematik çalışmalar, ortamlar oluşturmalıyız. İslam dünyasının geleceği için kendimize rol biçmeliyiz. Hz. Peygamber kedine inanan az sayıda arkadaşı ile beraber içinde yaşadığı toplumun sorunlarına çözüm üretmeye dönük çabalar ortaya koydu. Sorunların çözümüne dair ortaya koyduğu çabaları, çözüm şeklini gören yığınlarca insan İslam’dan yana kararını verdi.

Ufkumuz, zihnimiz küresel ve evrensel olmalı. Evrenin hangi köşesinde olursak olalım Müslümanca var olmalıyız. Var olduğumuz yerde insanlık çağrısı yapmalıyız.

Gençleri siyasete yönlendirmekten vazgeçmeliyiz. “Toplumu yönetenler siyasetçilerdir” söylemi bir modaydı. Şimdi güzel sanatlar, uçak, uzay, genetik mühendisliği, konservatuar, edebiyat, toplumun damarlarına kan pompalıyor.

Temel amacımız hayatın ıslahı ve yeryüzünün imarının önündeki engelleri aşmaktır.

Asıl önemli olan, değerlerimiz ekseninde dünyanın geldiği noktayı görerek iş yapma, bütün içinde bir işe odaklanma ve sistem kurmadır. Sonrası kurduğumuz o sistemi işletmektir.

Sorunlarımıza üstten, yani son dönem bazı bilim adamlarının “helikopter bakış açısı” dediği bir perspektifle yaklaşmalıyız.

Bununla beraber, bizlerin de dönüp önce kendimize bakmamız, eğitimden sağlığa, adaletten emniyete, kültürden kadın, aile ve çocuğa kadar bireysel ve toplumsal hayatımıza çeki düzen vermemiz, deyim yerindeyse, kendi evimizin önünü ve içini temizlememiz gerekmektedir.

Bu kaotik ortamdan çıkmanın yolu normalleşmek, doğallaşmak, hayatın ritmi içinde sükûnetle meselelerimizi tekrar tekrar konuşma zeminlerimizi çoğaltmaktır.

Burada konuştuğumuz bu konuları, ortaya çıkan tespitleri ve teklifleri, bu sempozyumdan sonra hayatın her alanında gündeme getirmeli, konuşmalı ve bu mutabakatlarımızı yaygınlaştırmalıyız.

Bizim tarihimizde, peygamberlerimizin pratiklerinde savaş, barışı korumak içindir. Aslolan barıştır. Barışı korumak için mücadele etmeliyiz.

Din ve ümmet bazında tahkimatımızı arttırmalıyız.

Allah ile karşılaşacağımız o büyük güne hazırlık yapmalıyız.

İki dünya arasındaki denge ve dikkatin ölçülü olması, dinin kaynaklarıyla hemhal olmakla sağlanır. Kaybettiğimiz dengeyi, yerli yerindeliği yeniden bulmalıyız.

Bireysel tercih ve yaşam şekillerinden doğan nakıslar bizi bağlamaz. Şekilci, tutucu tavır ve davranışlar, fitnenin ilk basamağıdır. Müslüman kardeşlerimizin sorumluluklarını hatırlatacak, kusurlarını örteceğiz. Dünyada zulüm bitene, mazlumların yüzü gülene, mağdurların gözyaşı dinene kadar mücadelemiz devam edecektir.

Başkan Aldemir’in konuşmasından sonra Muhammed Ali Özer, Radıf Mustafa, Yusuf Abdurrahim, Fadime Eminoğlu, Prof. Mehmet Görmez ve Anadolu Platformu İstişare Kurulu Başkanı Zekeriya Şengöz kürsüye gelerek birer selamlama konuşması yaptı.

Selamlama konuşmalarının ardından ilk gün programı sona erdi.

Eğitim kategorisinde bulunan tüm haberler


Suriyelilerin Sosyal Uyumunda Sivil Toplumun Rolü

BEKAM, Suriyelilerin ülkemize sosyal uyumunda sivil toplumun rolünü daha yakından tanımak amacıyla 4 haftalık bir atölye çalışması düzenliyor.

Türkiye’deki Düşünce Kuruluşlarının Faaliyet Alanları

"Bir Sivil Toplum Örgütlenmesi Modeli Olarak Düşünce Kuruluşları" atölye programının üçüncü haftasında "Türkiye’deki Düşünce Kuruluşlarının Faaliyet Alanları" ele alındı.

AÖB Ortaöğretim Biriminden Hizmetiçi Eğitim Programı

Anadolu Öğrenci Birliği Gaziantep Şubesi Ortaöğretim Birimi 20 Ekim Cumartesi günü eğitimcilere yönelik hizmetiçi eğitim programı düzenledi.

Türkiye'de ve Dünyada Düşünce Kuruluşları

"Bir Sivil Toplum Örgütlenmesi Modeli Olarak Düşünce Kuruluşları" başlıklı atölye programının ikinci haftasında "Türkiye'de ve Dünyada Düşünce Kuruluşları" ele alındı.

Eğitimcilerin Eğitimi Ders Planlaması Toplantısı Yapıld

Vakfımız bünyesinde ders halkalarını yöneten eğitimcilere yönelik düzenlenen eğitimcilerin eğitimi ders planlaması toplantısı 12 Ekim Cuma günü yapıldı.

Katre Sanat Merkezi Yeni Dönem Kursları Başladı

Katre Sanat Merkezi’nin 7 branşta ve tüm yaş gurupları için düzenlediği yeni dönem kursları başladı.

Medya Akademi Kurs Kayıtları Başladı

Ortadoğu Medya İletişim Akademisi tarafından düzenlenecek medya kurslarına kayıtlar başladı.

Sivil Toplum ve Düşünce Kavramı

BEKAM tarafından düzenlenen "Bir Sivil Toplum Modeli Olarak Düşünce Kuruluşları" başlıklı atölye programı "Sivil Toplum ve Düşünce Kavramı" oturumu ile başladı.

Yetim Annesi Olmak

Bülbülzade Vakfı Yetim Komisyonu tarafından yürütülen Çare Sizsiniz Projesinde yetim annelere yönelik "Yetim Annesi Olmak" adlı kişisel gelişim semineri verildi.

Öğretmen Komisyonundan Kahvaltılı Hasbihal Programı

Bülbülzade Vakfı Öğretmen Komisyonu yeni eğitim öğretim döneminin başlangıcı dolayısıyla kahvaltılı hasbihal programı düzledi.
Alt Manşet
Gündem
STK Kadın Temsilcileri Bülbülzade Vakfı’nda T
Türk ve Suriyeli STK’lardan Kardeşlik Ormanı
Üniversite Öğrencileriyle Tanışma Programı Ya
EKE Yılın İlk Değerlendirme Toplantısını Yapt
Kurtuluş Ormanında Badem Hasadı Başladı
Emek ve Uyum
Çare Sizsiniz Projesinde Müze Gezileri Yapıld
13. Anadolu Buluşması Yetim Komisyonu Çalışma
13. Anadolu Buluşması EKE Çalışmaları
Yardım
Paylaşınca Hayat Bayram Olur.
Paylaşınca Hayat Bayram Olur!
İyilikder Gaziantep’te 1500 Gıda Paketi Dağıt
İyilik Sofrası Çobanbey'de Kuruldu
Yetimlerle İftar Sofralarında Buluşuyoruz
Bir Çocuk da Siz Giydirin
Geleneksel Ramazan Yardımları Başladı
İyilikder’den 2 bin Aileye Gıda Yardımı
Yetimlerle İftar Sofralarında Buluşuyoruz
Eğitim
Medya Akademi Kurs Kayıtları Başladı
Suriyelilerin Sosyal Uyumunda Sivil Toplumun
Türkiye’deki Düşünce Kuruluşlarının Faaliyet
AÖB Ortaöğretim Biriminden Hizmetiçi Eğitim P
Türkiye'de ve Dünyada Düşünce Kuruluşları
Eğitimcilerin Eğitimi Ders Planlaması Toplant
Katre Sanat Merkezi Yeni Dönem Kursları Başla
Sivil Toplum ve Düşünce Kavramı
Yetim Annesi Olmak
Kurumsal
Türksat Gaziantep İl Müdüründen Vakfımıza Ziy
Ekim Ayı Teşkilat Toplantısı Yapıldı
Önder Dayanışma Derneği’nden Vakfımıza Ziyare
13. Anadolu Buluşması Müzakere Edildi
Vakıf Personeli Kahvaltıda Bir Araya Geldi
Anadolu Platformu Gaziantep Bölge Toplantısı
Vatan Derneğinden Vakfımıza ziyaret
Kurtuluş Ormanımıza Ziyaret
Bayramlaşma Bayramın III. Günü Yapıldı
Gençlik
AÖB Öğrencileri Diyarbakır Gençlik Festivalin
Üniak’dan AÖB’ye Ziyaret
Cins Dergisinin Eylül Sayısı Tahlil Edildi
Gündem Oturumları Başladı
Ortaöğretim Öğrencileriyle Tanışma Programı Y
Üniversiteyi Yeni Kazanan Öğrencilerle Hasbih
AÖB’den Dünya Dillerinde Basın Açıklaması
20 Yetimin Evine Kütüphane Kuruldu
AÖB Öğrencilerinden Yetim Aile Ziyareti
Aile
Mozaikder’de Seçim Heyecanı
Mozaikder’den Gece Yolculuğu adlı Hizmetiçi P
“Değerler ve Desenler” Sempozyumu Sonuç Bildi
“Değerler ve Desenler” Sempozyumu Van’da Yapı
“Değerler ve Desenler” Sempozyumu Van’da Yapı
Dijital Çağda Müslüman Kalmak
Prof. Dr. Ali Gür Öğrencilere Tavsiyelerde Bu
AKADDER Genişletilmiş İstişare Toplantısı Yap
Maksim Gorki’nin Ana Kitabı Tahlil Edildi
Röportajlar
Aldemir Orient TV’ye Konuştu: Ortak Paydamız
Hayalimiz İnsani Gelişmişlik Endeksi Yüksek B
Yurt Anlayışını Yeni Bir Konsepte Dönüştürdük
Anadolu'nun ötekisi şeytandır, emperyalistler
28 Şubat'ı Cezalandıramadığımız için 15 Temmu
İstikrar Spor Kulübü Başkanı ile Röportaj
15 Temmuz Sonrası Sokak Röportajları
Bölge halkını savaşın aracı yapmak istiyorlar
Suriye'nin geleceğine 'entelektüel yatırım'
Yayınlarımız
4. Yetim Şenliği Video Görüntüleri
Senai Demirci Şafak FM’de Söyleşi Programına
Onlar Eğlenerek Öğrendiler
Bültenimizin 15. Sayısı Yayımlandı
Renas Programı Çok Yakında TRT Kürdi Ekranlar
Tefsîra Quranê TRT Kürdi’de
11. Öğretmen Sempozyumu Video Görüntüleri
Bitcoin Çağında İslam Ekonomisi (video)
Hemhal Dergisi 3 Dilde Yayın Hayatına Başladı